Ermenistan-Türkiye maçı ile yeniden gündeme taşınan Ermeni meselesinin tarihi, siyasi/ekonomi ve hukuki boyutuyla geçen sene bu konunun değerli uzmanlarınca yaptığım söyleşileri meselenin özüne dair değişen hiçbir şey olmadığı için ve uzmanların verdikleri mesajlar son derece önemli olduğu için yeniden hatırlara sunmak istiyorum.
“TÜRKİYE’DEN TOPRAK TALEBİ ERMENİSTAN’IN BAĞIMSIZLIK BİLDİRGESİNDE VAR” Türk Tarih Kurumu Ermeni Masası’ndan Prof. Dr. Kemal Çiçek, Ermenilerin soykırım yapıldığına dair kanıtlarının yetersizliğinden dolayı rahatsız olduğunu, bu sebeple de Fransa’daki yasa tasarısı ile meselenin tartışılmasının engellendiğini söyledi. Tehcir döneminde Ermenilerin Doğu Anadolu Bölgesindeki toplam nüfus içerisinde % 18’lik bir oran ile azınlık teşkil ettiğini belirten Çiçek, “Patrikhanenin vermiş olduğu rakamlara göre tehcirden dönen Ermenilerle birlikte 1921’de Anadolu’da yaşayan Ermeni sayısı 700 bin civarındadır. Bu rakam, tehcir öncesi için öngördükleri 1 milyon 700 bin Ermeni’den geriye kalan 1 milyon kişinin öldüğünü göstermez. Dünyanın pek çok yerine dağıldıklarına dair elimizde belgeler var. BM Mülteciler Komisyonu 1922 yılında dünyada 1 milyon 200 bin civarında Ermeni’nin hayatta olduğunu tespit etmiştir. Halep Amerikan konsolosluğunun Ermenilerin akibetleri ile ilgili hazırladığı raporda ölmüş olduğu sanılan pek çok Ermeni’nin çeşitli kamplarda yaşadığı ortaya çıkmıştır” dedi.
“AMERİKAN VE ERMENİ TARİHÇİLER DE KUKLA MAHKEMELERDE DÜZMECE KARARLAR ALINDIĞINI BİLİYORLAR” Osmanlı tarihinde iki ayrı dönemde kurulan mahkemeleri Amerikalıların da Ermenilerin de çok iyi bildiklerini fakat aradaki farkı bilinçli olarak ayırt etmediklerini vurgulayan Çiçek, “1911-16 savaş yıllarında Osmanlı Hükümetince kurulan mahkemelerde Ermenilere kötü muamele eden, görevini suistimal ederek Ermenilerin ölmesine veya öldürülmesine zemin hazırlayan kişiler yargılandı. Mondros mütarekesi imzalandıktan sonra işgalci kuvvetlerin, Osmanlı Hükümetine dayatma sonucu kurdurduğu mahkemeler ise savaş döneminde hükümette olan İttihat ve Terakki’den intikam alma amacıyla kurulmuş ve o şekilde fonksiyon göstermiş mahkemelerdir” diye açıkladı. Ermeni tarihçilerin ikinci dönemdeki bu kukla mahkemelerde Ermeni soykırımının Osmanlı Mahkemelerince de tescil edilmiş gibi gösterdiklerine dikkat çeken Çiçek, “Düzmece mahkemelerin sanıklara savunma hakkı tanımayıp tamamen iddianamelere göre cezalandırılmıştır. İddianamelerdeki bilgiler mahkeme tarafından olay yerinde incelemelerle araştırılıp doğrulanmış değildir. Mesela hiç Yozgat’ta bulunmamış bir Ermeni, Yozgat’ta Boğazlayan kaymakamı hakkında tanıklık yapabilmiştir. Ermeniler, ne bu mahkemelerin tekrar çalışmasını, ne de bu tanıklarla ilgili derin bir araştırma yapılmasını kabul ediyorlar. Yalancı tanıklarla kararlar alındığını bildiğimiz için bu mahkemelerin kararlarını biz tanımıyoruz” dedi. Bütün bu kurmaca mahkemelerin önemli ve halkımız tarafından bilinmeyen ayrıntısının Ermenilerin iddia ettiği gibi soykırım yapıldığına dair kurulmadığının altını çizen Çiçek, “Bu insanlar görevlerini suistimalden ve 1. Dünya Savaşına Osmanlı ordusunu gereksiz yere sokmuş olmalarından dolayı mahkum olmuşlardır” dedi. Almanya’da görülen Talat Paşayı öldüren Tehleryan davasında sanığın suçu kesinleşmiş olmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğunun o dönemdeki politikalarının sorgulandığı bir mahkemeye dönüştüğünü belirten Çiçek, “Sanığın ailesinin tehcir sırasında kurban olmasından dolayı geçirdiği travma sonucunda bu cinayeti işlediği yani olay sırasında akli dengesi yerinde olmadığı için serbest bırakıldı. Oysa elde ettiğimiz bilgi ve belgelere göre Tehleryan’ın ailesi tehcir sırasında kurban olmamıştır. Tehleryan’ın Ermeni terör örgütünün tetikçisi olduğu ve hiçbir zaman o yörelerde bulunmadığı ortaya çıkmıştır. Bu deliller davanın tekrar görüşülmesi ve Türkiye’ye iade-i itibar yapılması bakımından çok önemlidir” diye konuştu.
“AB, TÜRKLERE KARŞI KURULMUŞ BİR HIRİSTİYAN BİRLİĞİDİR” Özellikle Fransa’nın Ermeni soykırımın tanınması konusundaki dayatmacı tavrının sebeplerini Prof. Kemal Çiçek şöyle yorumladı: “Birinci sebebi; Ermenilerden özür diliyor çünkü 1919’da savaş bittikten sonra Çukurova’yı işgalleri sırasında Ermenileri kullandılar, onları Türklerle karşı karşıya getirdiler ve daha sonra da Ankara Anlaşmasını imzalayıp Ermenileri perişan, yüzüstü bırakarak gittiler. 1921’de Ermeni Patrikhanesi’nin ‘Fransızlar Ermenilere soykırım yapmıştır böyle yüzüstü bırakarak’ dediğinin belgeleri var. İkincisi ise; AB felsefe olarak 16.yüzyılda Türklerin Avrupa’da ilerleyişine karşı Hıristiyan birliği oluşturulması amacıyla çıkmıştır. AB’nin kurucularından olan Fransa her ne kadar laik olduğunu söylese de AB’nin bu tarihi alt yapısına hala bağlıdır.
Bu bakımdan AB’nin bir Hıristiyan Birliği olduğu ve Türklere karşı kurulduğu fikrini bilinçaltında barındırmaktadır. Türkiye’nin AB’ne girmesi Avrupa Ekonomi Topluluğu’nun kurulmasındaki rolünden dolayı aslında hukuki hakkıdır. Fransa bu hukuki hakkı Türkiye’nin elinden almak ve Gümrük Birliği’nden elde ettiği haklarını layıkiyle kullanabilmesini engellemek için Ermeni soykırımını koz olarak kullanmaktadır”.
“ERMENİ-TÜRKİYE SINIRINI AÇMAK DOĞRU OLMAZ” Ermenistan ile Türkiye arasındaki sınırları çizen Kars Anlaşmasını Ermenistan kendilerine zorla dayattırıldığı gerekçesiyle resmen onaylamadığından fiilen ortada bir sınır varken hukuken iki ülkenin onayıyla kesinleşmiş bir sınır olmadığını belirten Prof. Kemal Çiçek, “Bu anlaşmayı kabul etmedikleri gibi Bağımsızlık Bildirgelerinde Doğu Anadolu’dan ‘Batı Ermenistan’ diye ifade etmeleri ve bu bildirgeye Amerika’nın da açık olmasından dolayı Türkiye’den toprak talepleri olduğu aşikardır; bu konu önemle takip edilmelidir. Toprak talebi aşırı milliyetçi Ermenilerin yaptıkları bir olay olmayıp, resmen Ermenistan’ın bağımsızlık bildirgesinde vardır” dedi. Ermenistan’ın Kafkasya Bölgesi’ndeki genişleme çabalarının da göz ardı edilmemesi gereken önemli bir uluslararası sorun olduğuna dikkat çeken Çiçek, “Azerbeycan topraklarının % 20’sini işgal ettiler. Denize açılmayan bir Ermenistan’ın yaşama şansının zor olduğunu düşünerek, Ahırkelek bölgesindeki Ermenileri Gürcistan’da isyana kışkırtmaktalar. Türkiye, Azerbeycan’daki bu işgale şu andaki gibi, ilişkileri dondurma noktasına getirme gibi bir nokta koymazsa, yarın Ermenistan’ın hedefi Gürcistan olacaktır ve bu da Kafkasya’nın tamamen ateş çemberine girmesi demektir” diye konuştu. AB’ne girme sonuçlarını düşünmeden sınırların açılmasının istenmesinin yanlış olduğunu önemle vurgulayan Çiçek, sınırların açılmasının barış getirmeyeceğini belirterek, “ABD’nin, BOP kapsamında Büyük Ermenistan kurulmasını amaçladığı biliniyor. Müslüman dünyasını bölerek Batı’nın yararına iş yaptıklarını düşünüyorlar. Ülkemizin asıl hatası Ermeni meselesinin Amerikan lobisine ya da Avrupa parlamentosuna geldiği zaman harekete geçmek. Oysa Ermeniler kendi sözlerini dünyaya anlatmak için 50 senedir sistemli çalışıyor. Türkiye de aynı şekilde sistemli ve bilimsel çalışmalarla karşılık vermesi gerekir” dedi.
(II -III)
Dün geçtiğimiz yazımızda Ermeni meselesinin tarihini boyutunu Türk Tarih Kurumu Ermeni Masası’ndan Prof. Dr. Kemal Çiçek ile değerlendirmiştik. Prof. Çiçek yaptığı açıklamasında Kars Anlaşması’na dikkat çekerek bu sorunlar aşılmadan sınırların açılmasının doğru olmayacağını ifade etmişti. Aynı şekilde Ermeni meselesi üzerinde son derece bilgi ve birikim sahibi CHP İstanbul Milletvekili Sayın Şükrü Elekdağ da aynı değerlendirmede bulunarak meselesinin siyasi ve ekonomi boyutunu şöyle değerlendirmişti:
“ABD VE AB DESTEĞİYLE BÜYÜK ERMENİSTAN’I KURACAKLAR” Ermenilerin dünya parlamentolarında soykırım kararını geçirme çabalarını tam anlamıyla kavrayabilmek için HAYDAAT (Büyük Ermenistan İdeali) projelerini anlamak gerektiğini ifade eden CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, “Yayılmacı özelliği olan bu projenin birinci kanadı, Doğu Anadolu topraklarımızın hala unutamadıkları Sevr Anlaşmasında çizilen haritalara göre Ermenistan topraklarına ilhak edilmesidir. İkinci kanadı ise Yahudilerin İsrail’de Filistin’e yaptığı gibi dünyadaki Ermenileri getirip buraya yerleştirmektir” dedi. HAYDAAT Projesinin uygulanabilmesi için Ermenilerin Tanınma, Tanıtım, Tazminat, Toprak faktörlerinde oluşan ‘4 T’ planlarını Elekdağ kısaca şöyle açıkladı:
“Tanınma ile soykırımı araç olarak kullanıp Ermenistan Davasını dünyaya tanıtmak amacıyla 1973-1985 yılları arasında Ermeni terör örgütleri 40’tan fazla Türk Büyükelçisi ve diplomatlarını öldürmüşlerdir. 1985 yılında Tanınmayı bırakıp Tanıtıma geçtiklerinde; Türkiye’yi siyasi baskı altında tutmak, dünyadaki parlamentolara ve uluslararası kuruluşlara soykırımı tanıtmak ve bu şekilde Türkiye’ye de bir gün, bir dönemde soykırımı tanıtmayı amaçladılar. Bugüne kadar 19 parlamentoda ‘Türkiye’de Ermenilere karşı soykırım yapılmıştır’ şeklinde karar aldırtmayı başardılar ve hala devam eden bu Tanıtım sürecinde oldukça ileri bir noktaya geldiler.
Bunun arkasından gelen Tazminat konusuna da el attılar. Amerika’da Light Insuarance ve Axa Sigorta firmasına ellerinde bir takım tamamen uydurma sigorta poliçeleri ile çıkarak dava ettiler; ‘Bunlar Türklerin imha ettiği dedelerimize ait sigorta poliçeleridir. Bu tazminatları bize ödeyin’ dediler. Hukuken sigorta şirketlerinde böyle bir konuda tazminat ödenmesinin imkanı yokken Ermenilerin şerrinden korktukları için Light Insuarance sigorta firması 20 milyon, Axa da 17 milyon dolar tazminat ödedi. Bunların arkasından Toprak meselesini gündeme getirecekler”.
Kamuoyu ve siyasetçilerimizin Ermenilerin soykırımı bir araç olarak kullanarak HAYDAAT planını uygulamak amacında olduklarını bilmedikleri ve gereken önemi vermedikleri konusunda eleştiren Elekdağ, Türkiye’nin Ermeni soykırıma ilişkin ortaya çıkarılmış bir stratejisi olmadığını belirtti. Sözde Ermeni soykırım iddialarının Tarih, Hukuk, Siyasi ve Kamuoyundan oluşan 4 boyutlu uluslararası ilişkiler sorunu olduğunu ve Türkiye’de bu 4 boyuta göre uzun vadeli strateji oluşturulması gerektiğine dikkat çekti.
“TÜRKLERDE BİZE KARŞI ÖNLEM ALACAK SİYASİ İRADE YOKTUR” Ermenistan’ın devamlı olarak Türkiye tarihini karalayarak, Amerika ve Fransa ile ilişkilerin bozulmasına sebebiyet verdiğini belirten Elekdağ, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Fransa 12 Ekim 2006’da ulusal meclisinde aldığı karar gereği, Fransa’da soykırımı yalanlayan ve inkar eden kişileri 45 Euro’ya kadar para ve 3 yıla kadar da hapis cezasına çarptıracak. Bu toplantıyı Fransa Millet Meclisinde izledim. Toplantı sırasında Fransızların bir devlet bakanı; ‘Türkiye ile çok önemli iktisadi, ticari ilişkilerimiz var. Onun için böyle bir kararı almayın, Türk halkını rencide etmeyin, ekonomik çıkarlarımız bundan zarar görür’ şeklinde konuştu. Ondan sonra söz alan iktidar partisinden Deveciyan adındaki milletvekili ise; ‘Benim sayın bakana saygım var ama söylediklerine kesinlikle inanmayın.
Çünkü doğru değildir. Biz 2001 yılında Türkiye’yi soykırımla suçlayan kararı çıkardık. Türkler bize -Biz Fransız mallarına ambargo koyar, Fransa’ya karşı önlemler alırız.- dediler fakat hiçbir önlem almadılar. Türklerde bize karşı önlem alacak siyasi irade yoktur’ diye konuştu. Türkiye’yi aciz, kendisine karşı yapılanı hiçbir şekilde mukabele edemeyecek bir ülke olarak görüyorlar. Ermenistan da -Biz Türklere istediğimiz her şeyi yaparız. Fakat Türkler Amerika ve AB’den korktuğu için bize ne ekonomik ne ticari ne de siyasi alanda hiçbir şey yapamaz.- diye düşünüyor. Ermenistan Türkiye’ye karşı ‘0’ bedelli bir politika uyguluyor.”
1990’da Ermenistan nüfusu 4.5 milyonken günümüzde 2 milyon olduğuna ve ekonomik bakımdan son derece güç durumda bulunduğuna dikkat çeken Elekdağ, Ermenistan’ın uyguladığı bu politikadan vazgeçirilmesi için Türkiye’nin alması gereken ilk önlemleri şöyle belirtti:
“Ermeniler Türkiye’ye haftada 6 kere İstanbul-Erivan uçak seferlerini kullanarak bavul ticareti yapmaya geliyorlar. Bu uçak seferlerini haftada 6’dan 2’ye indirmeliyiz. Ermenistan ile siyasi ilişkimiz olmadığı için 4 bin tır kamyonu Gürcistan üzerinden Ermenistan’a gıda maddesi taşıyor. Bu 4 bin tır kamyon sayısını 2 bine indirmeliyiz. Ermenilere sınırda vize vererek Türkiye’ye girmeleri bir süre için durdurulmalıdır. Türkiye’de 70 bin Ermeni vatandaşın kaçak işçi olarak çalışıyor. Kaçak çalışan vatandaşlardan 10 binini ilk partide Ermenistan’a göndermeliyiz ki akılları başlarına gelsin. ‘Bizimle iyi ilişkiler sürmek istiyorsan şunu bil ki, biz aciz bir ülke değiliz. Eğer bana bir kötülük yaparsan bunun mukabilini benden görürsün’ demeliyiz. Hükümetin de bu konularda biraz silkinmesi lazım. Şamar oğlanı gibi olduk. Ermenistan Türkiye ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor.”
“SORUNLAR ÇÖZÜLMEDEN ERMENİSTAN-TÜRKİYE SINIRI AÇILAMAZ” Türkiye ile Ermenistan arasında 1921 Kars Anlaşmasıyla sınırların saptanmış olduğunu, Ermenistan’ın bu anlaşmaya sözle karşı çıkarak değiştirmesinin söz konusu olamayacağını ifade eden Elekdağ, “Ermenistan bağımsızlık bildirgesinde Doğu Anadolu topraklarından Batı Ermenistan diye bahsetmektedir. Türk topraklarından Ağrı Dağı da Ermenistan anayasasının 13. maddesi çerçevesinde Ermenistan’ın armasıdır. Ermenistan bu konudaki tutumunu değiştirmeden, söz konusu olan bu hususları anayasasından ve bağımsızlık bildirgesinden silmeden, sınırların açılması mümkün değildir. Ermenistan, Kafkas Bölgesi’ndeki ülkelerle de sınır sorunları yaşıyor” dedi.
Geçen sene Ermeni meselesi üzerine araştırmalar yaparken bu işin bir de hukuki boyutu olmalı diye düşünerek yine bu işin uzmanı isimlerden biri olan Yard. Doç. Dr. Murat Önok konuştum. Kendisiyle konuştuğumuz dönemde Sayın Önok, Dokuz Eylül Üniversitesi Ceza ve Ceza Mahkemesi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktaydı ve kısa bir süre sonra Koç Üniversite’sinde görev hayatına başlayacaktı.
Hatırlarsanız bir dönem AKP hükümeti, ‘Tarih Komisyonu kurulsun, bilgi ve belgeler üzerinden Ermeni meselesi bu komisyonca incelensin’ önerisinde bulunmuştu. Tabii bu komisyona kimlerin gireceği çok tartışılabilir ne olsa ülkemizde dahi tarihçiler Milli ve Soros beslemesi tarihçiler olarak ikiye bölünmüş durumda. Fakat bir de bu işin yasal boyutu var; bu komisyon kurulup da çalışabilseydi ulaştığı sonuç yasal olarak geçerli olabilir miydi? Ermenistan bir taraftan Amerika bir taraftan Avrupa Birliği ve bir taraftan da göbekten bağı olan Rusya’dan aldığı desteklere rağmen deniliyor ki işte son derece güçsüz, fakir! Soros beslemesi akademisyenler diyor ki, işte o dönemde alınan tehcir kararı dahi bir soykırım belgesidir!
Tabii bu kararın alınması gerekçelerinin hiçbir önemi yok; bir takım Ermeni gruplar düşmanla bir olmuş yöre halkına akla hayale gelmez işkence yöntemleri ile katliamlar yapıyor, taciz ve tecavüzlerde bulunuyor, hiç önemli değil. Ülke dört bir yandan kuşatılmış, kendi ayakları üzerinden durmakta aciz hale gelmiş; önemi yok! Ağız birliği yaptıkları tek konu; ‘her şeye rağmen soyu katledilmiş bu Ermeni halka toprak ve tazminat verilmeli ki adil düzen yerini bulsun’ diyorlar. Oysa Uluslararası Ceza Hukuku üzerine önemli çalışmaları olan Yard. Doç. Dr. Murat Önok’un konuya dair son derece aydınlatıcı bilgilerinin özünde ise bugün için Ermeni Soykırım davalarının dayandırılabileceği bir hukuk sözleşmesi olmadığı gibi davayı üstlenebilecek mahkemenin de bulunmadığı ve Ermeni soykırım suçlamalarının hukuki temeli olmadığı var. Dolayısıyla Ermenistan’ın Türkiye’den toprak ve tazminat talebi de asılsız iddialardır…
“ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARI ULUSLARARASI CEZA HUKUKUNA AYKIRI” Türk Ceza Kanununda geçen soykırım suçunu içeren 5 temel hareket biçimine ilaveten davranışın içeriğinde özel saik aranması gerektiğini de belirten Murat Önok, “Mesela Uluslararası Adalet Divanı’nın Şubat 2007 tarihli kararında, ‘Bosna’daki olaylardan sadece Zrebrenica katliamı soykırımdır. Toplama kamplarında yapılanların hiçbiri soykırım değildir’ denilmiştir. Uluslararası Adalet Divanı’nın gerekçesi buradaki özel kasıt yani olayda bir grubu yok etme amacı saptanamamıştır” dedi.
Türkiye’nin temel argümanlarından birinin, tehcirin savaş zorunlulukları sebebine dayandırıldığını ve yapılan tehcirin hukuka uygun olduğunu belirten Önok, “Savaş Hukukunun temel kanunları olan 1949 Cenevre Sözleşmeleri ile buna ek 1977 tarihli protokol der ki, ‘Sivillerin güvenliği ve öncelikli askeri gerekliliklerden kaynaklanan sebeplerle sivil nüfusun göçe zorlanması hukuka uygundur’. Tehcir edilen kişiler fesada karışmayan diğer Ermenileri ve Türkleri öldürmekteydi, orduyu hedef almaktaydı. Buradaki halkın güvenliğini sağlamak için tehcir gerekti. Ermeniler sırf Ermeni oldukları için onları yok etmek amacıyla tehcir yapılmadı” dedi. Bu tehcir sırasında yaşanan ölümlerin soykırım suçu teşkil etmeyeceğini Önok şöyle açıkladı:
“Savaş ortamında insanları evlerinden koparıp yarı çıplak, soğukta yüzlerce kilometre, aç olarak yürümeye zorlarsanız ve çevrede de çapulcular grubu saldırıya hazırsa, bu kişilerin tedricen ölümüne yol açacağını söyleyebiliriz. Ancak bununla soykırım suçu oluşmaz. Eylemde o grubu yok etme saiki aranmalıdır. Osmanlı belgelerine bakarsak, o kimselerin güvenliğini sağlamaya yönelik tedbirler öngörülmüş ve çıkarılan genelgeler ilgili memurlara gönderilmiştir. Bu olaylar sırasında ihmali görülen birçok memur yargılandı ve hatta idam edilenler oldu.
Üstelik tehcir için Osmanlı belgelerine göre sadece orduya arkadan saldıran belirli bölgedeki Ermenilerin fesada karışmış olanları hedef alındı. Sonuçta tarihi verilerle Ermenileri yok etme kastı birbiriyle bağdaşmıyor. Ancak ‘Osmanlı devleti acz içinde olduğundan kendi tebaasının can güvenliğini sağlayamamıştır’, denilebilir çünkü o kişiler Osmanlı vatandaşıydı. Bugünkü insan hakları anlayışına göre bu bir ihlaldir. Ama o günün koşullarına göre bunu insan hakları ihlali saymak belki mümkün olsa bile uluslararası suç saymak tarihi ve hukuki gerçeklere de aykırı olur”.
“TÜRKİYE’YE SUÇ ATFEDECEK YARGISAL SÖZLEŞME VE MAHKEME YOK” 1948 soykırım sözleşmesine dayandırılarak geriye dönük yeni bir hukuki karar çıkarılamayacağını ifade eden Önok, “Kural olarak sözleşmeler taraf olan devletler açısından da kendi taraf olma tarihlerinden itibaren sonuç doğurur. Ceza hukukunda ‘Suçta ve Cezada Kanunilik’ ilkesi vardır. Tehcir olaylarının gerçekleştiği tarihte soykırım suçu yoktu. Soykırım sözleşmesinin geriye yürütülmesi, ceza hukuku açısından da uluslararası hukuk açısından da mümkün değildir” dedi.
1948 Soykırım Sözleşmesi ile 1915’te yaşananlar ‘soykırımdır’ şeklindeki hukuki değerlendirmeyi yapmaya dünyada yetkili bir mahkeme olmadığını belirten Önok, “AİHM meseleyi yaşam hakkı açısından ele alabilirdi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini Türkiye 1990’da kabul etmiştir. Uluslararası Ceza Divanı gerçek kişilerin yargı sorumluluğunu ele alır ve 1 Temmuz 2002’de yürürlüğe girmiştir. Uluslararası Adalet Divanı açısından da 1948 tarihli BM sözleşmesi vardır. Mahkemenin zaman bakımından yargılama yetkisi geçmişe yürümeyeceğinden Ermeni soykırımını suç sayıp yargıya varacak yetkili bir mahkeme dahi yok” dedi.
Günümüzde davayı inceleyebilecek bir mahkeme olsaydı bile Osmanlı Devleti’nin sorumluluğunda gerçekleşen bu olayların Türkiye Cumhuriyeti’ne geçme meselesinin devletlerin halefiyetiyle ilgili bir konu olduğuna dikkat çeken Önok,“Bizi bağlayan Lozan Antlaşması’nın ekinde, ‘1.8.1914 ile 20.11.1922 arasında işlenen tüm suçlar affedilmiştir’ der. Yani Lozan Antlaşması ile hukuki sorumluluk temeli ortadan kaldırılmıştır. Kaldı ki 1920 Gümrü, 1921 Kars Antlaşmasında da herhangi bir sorumluluk kabul edilmemiştir” dedi.
Açıklamalarında BM Ekonomi ve Sosyal Konseyi’nin soykırım olayının araştırılması için 1978 yılında bir raportör atadığını da hatırlatan Önok, Ruandalı ilk raportorün ‘Ermeni soykırımını ispatlayan somut delil bulmadıkça hukuki bir raporda, bu iddiaya yer veremem’ şeklinde tuttuğu raporun bu beyan sebebiyle beğenilmeyip eleştirildiğini, 1985 yılında İngiliz raportörün istedikleri şekilde siyaseten ısmarlanmış bir rapor düzenlediğini belirtti. Ermeni soykırım iddialarının ulusal meclislerde oylamaya sunarak değerlendirilemeyeceğini belirten Önok, “Meselenin siyasi varlığını kabul etmek ile hukuki değerlendirmesini yapmak ayrı konulardır. Bu tür bir iddianın kanıtlanmış sayılabilmesi için her tür şüpheden uzak, kesin ve mutlak olarak ispatlanmalıdır” dedi.
“ERMENİSTAN HUKUKEN TÜRKİYE’DEN TAZMİNAT İSTEYEMEZ” Ermeniler Türkiye’den tazminat talep ederse böylesi bir tazminata hükmedebilecek olan merciinin BM’in Daimi Yargısal Organı olan Uluslararası Adalet Divanı olabileceğini belirten Önok, bu konuda Türkiye’nin tazminata da mahkum edilemeyeceğini şöyle açıkladı: “1948 Soykırım sözleşmesine bu konuda tarihi açıdan dayanılması mümkün değildir. O zaman yürürlükten olan Savaş Hukukuna yönelik sözleşmeler olan 1889 ve 1920 tarihli Lahey sözleşmelerine dayanarak bazı iddialar öne sürülebilmesi için de tarafların uluslararası Adalet Divanı’nın yargı yetkisini tanımaları ya da somut olay açısından Divan önünde yargılanma yapılmasını kabul etmeleri gerekiyor. Kabul ederlerse bu fiillerin ispatlanması, ondan sonra bu eylemlerin Osmanlı devletine atfedileceğinin kanıtlanması daha sonra da Osmanlı devletine atfedilen bu fiillerden Türkiye’nin sorumlu olduğunun kabul edilmesi gerekiyor ki tüm bu dediklerim çerçevesinde o noktaya varılması hukuken mümkün gözükmüyor”.
AB uyum yasaları çerçevesinde Türkiye’den Ermeni soykırımını kabul etmesinin beklendiğini, Lozan’daki ilgili maddelerinin uluslararası hukukta yer alan ‘Devletlerin Egemenliği’ ilkesi ile aşılabileceğini ancak sonuçta yine Türkiye aleyhine soykırım kararının çıkamayacağına dikkat çeken Önok, “Devletler bazı uluslararası emredici normlara aykırı olmamak kaydıyla, kendi iradeleri ile bağıtlanabilirler. Lozan’da geçen af cezai açıdan kesin çünkü ortada yargılayabileceğiniz fail kalmadı; 1910’lu yıllarda bu fiili yapanların hepsi öldü. Devlet kendi sorumluluğunu siyasi olarak kabul edebilir. Nasıl ki AB’ne girmek amacıyla belirli yasaları çıkarmayı taahhüt edebiliyorsak elbette ki Lozan antlaşmasına ek olan bu af hükmüne rağmen bugün için bu olayların soruşturulmasını da kabul edebiliriz” dedi.
Ermenistan’ın TC sınırları dahilindeki toprak hakkı iddiasının da hiçbir hukuki temele oturtulamayacağına belirten Önok, “Uluslararası hukukta yer alan ‘halkların kendi geleceklerini tayin etmesi’ ilkesinin amacı, ‘Bir bölgedeki halk, hangi devlete bağlı olmak istiyorsa, onun parçası olabilir’ demek değildir. Bu ilkenin kapsamı çok tartışmalıdır ve kesin olarak kabul edildiği tek alan, eski sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuşmasıdır. Uluslararası hukukta kabul edilen diğer ilke de ‘Hak eşitliği tanıyan devletlerin bölünmesine imkan tanıyacak şekilde anlaşılamaz’ der. Ermenilerin iddiaları bu ilkelerle alakalı olamaz, tamamiyle temelsizdir. Çok uçuk bir iddia olarak, ’Orada biz oturuyorduk, katledildik, haksız bulundunuz, tazminat olarak ve zararın giderilmesi için o toprakları bize verin’, diyebilirler ki bu iddia zaten uluslararası hiçbir mercide kabul görmez” dedi.
Murat Önok kimdir? 1979’da İzmir’de doğan Rifat Murat ÖNOK, ilk ve ortaöğrenimini İtalya ve İspanya’da yaptıktan sonra, lise eğitimini Bornova Anadolu Lisesi’nde tamamlamıştır. 1996’da öğrenci olarak okumaya hak kazandığı Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2000 yılından mezun olan ÖNOK, aynı yılın sonunda Fakülte’de Devletler Umumi Hukuku Anabilim Dalına araştırma görevlisi olarak atanmıştır. ÖNOK, yüksek lisans eğitimini “Tarihi Perspektifte Uluslararası Ceza Divanı” konulu yüksek lisans teziyle 2002 yılında tamamlamıştır. Aynı yıl, Ceza ve Ceza Usulü Hukuku Anabilim Dalına araştırma görevlisi olarak tekrar atanan ÖNOK, doktora eğitimini “Uluslararası Boyutuyla İşkence Suçu” konulu çalışmasıyla 2005 yılında tamamlamış, Şubat 2006’da Ceza ve Ceza Usulü Hukuku Anabilim Dalında yardımcı doçent olarak atanmıştır. ÖNOK, Eylül 2007 itibariyle Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde görev yapmaktadır.
Temel Çalışma Alanları: Temel çalışma alanı ceza hukuku olmakla birlikte, insan hakları hukuku ile de yakından ilgilenmektedir. Temel çalışma alanları içinde de özellikle uluslararası ceza hukuku üzerinde yoğunlaşmıştır.
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne