ERMENİLERİN ARDINDAN GİDENLER
Salı, 06 Ocak 2009 09:52

Bugün Gazetesi yazarı Erhan Afyoncu 'Özür Diliyoruz' kampanyasına bir de tarihi perspektiften bakmayı denemiş...

İlk özrümüzü aleyhimize kullanmışlardı
Ermeni tezlerine hak verenler, Türkiye'de bu meseleyi ilk defa dile getirdiklerini zannedip, kendilerini kahraman gibi görüyorlar. Fakat bu yoldan 92 yıl önce geçen "Sulh ve Felâh Partisi" tehciri kınayıp, Ermeniler'le işbirliği yapmak istemiş, ancak Ermeni propagandasına alet olmaktan ileri gidememişti...

İttihatçılar, özgürlük istiyoruz diye iktidara geldikten sonra İkinci Abdülhamid'i mumla aratır bir baskı rejimi kurdular. Baskı yüzünden yurtdışına çıkan muhalifler ise İttihatçılar'a karşı üstünlük kurmak için her türlü yola başvurdular. Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaları bir yana İttihatçılar'ı yıpratıp, siyaset sahnesinde başarılı olabilmek için Ermeni tezlerine bile sarıldılar.

MİDHAT PAŞA'NIN OĞLU ERMENİLER'İN YANINDA
Alternatif ve muhalif istemeyen İttihatçılar, örnek aldıkları ve özgürlük kahramanı olarak gördükleri Midhat Paşa'nın oğulları ile damadına bile etmediklerini bırakmamışlardı. Midhat Paşa'nın oğlu Ali Haydar Midhat ve Kemal Midhat yurtdışına çıkmak zorunda kalmış, paşanın damadı Nüzhet Bey ise önce Sivas'a, daha sonra da Alaşehir'e sürülmüştü.

İttihat ve Terakki karşıtlarından Midhat Paşa'nın küçük oğlu Kemal Midhat Bey, Mayıs 1916'da İsviçre'de Rus, Fransız ve İngiliz diplomatlarla ilişkiye girerek, İttihat ve Terakki aleyhtarı politika takip etmeye başlamıştı. Kemal Midhat Bey'in de içinde bulunduğu muhalifler 1917 yılının sonlarında yurt dışında "Sulh ve Felâh Partisi"ni kurdular.
Parti'nin ismi "Barış ve Kurtuluş" manasına geliyordu. Partinin başkâtibi ve İsviçre temsilcisi Kemal Midhat Bey'di. Ermeni tehciri konusunda en önemli araştırmayı yapan genç neslin çalışkan tarihçilerinden Dr. Bülent Bakar, "Ermeni tehciri ve Uygulaması" isimli doktora tezinde tehcirden sonra İttihatçılar'ı yıpratmak için Ermeni tezlerini savunan "Sulh ve Felâh Partisi"nin ilginç hikâyesini anlatır.

ŞİDDETLE KINIYORUZ
Kemal Midhat Bey, 28 Aralık 1917'de İttihat ve Terakki partisini eleştirmek için yayınladığı beyânnâmede şunları diyordu; "... Ekonomik ve ticarî olduğu kadar entelektüel gelişim açısından da Osmanlı Devleti Ermeniler'e borçludur. Şu anda Jöntürk adını alan sorumsuz bir grup İstanbul'da iktidarı elinde tutuyor ve bu iktidarı muhafaza etmek için kanlı yöntemlere başvurmaktadır ki bunlara Abdülhamid döneminde bile rastlamak mümkün değildir.

Katl edilen ve sürgüne gönderilen yüz binlerce Ermeni'nin katledilmesinin canlı tanıkları olduk... Birkaç ihtilâlcinin davası uğruna 1.000.000'dan fazla suçsuz Ermeni sürgüne gönderilmiştir. Biz liberaller ve gerçek vatanseverler bunu şiddetli kınıyoruz ve aynı şekilde bunu dinimiz de kınamaktadır. ...
Biz de aynı sebepten katledildiğimize göre aynı dava uğrunda birleşmeli ve bize baskı uygulayanların zulmünü kırmalıyız. O halde sadıkane ve samimi bir şekilde ortaklaşa hareket etmeliyiz. Size kirlenmemiş elimizi uzatıyoruz. Bu eli açıklıkla, korkusuzca bizimle aynı olan ideali gerçekleştirebilmek için kabul edin".

Kemal Midhat Bey Ermenilerle işbirliği yapmayı umuyordu. Ancak işbirliği çağrıları ters tepti ve Ermeniler, bu sayede yoğun bir şekilde propaganda yaptılar. Ermeni katliamını bir Türk olan Kemal Midhat Bey'in de kabul ettiğini basında dile getirdiler. Midhat Paşa'nın oğlunun çağrısı Ermeniler'e bulunmaz bir propaganda şansı vermişti. Sulh ve Felâh Partisi Ermenilerden yeterli desteği görmeyince, sessizce tarih sahnesinden çekildi.

TÜRK HALKI SORUMLUDUR
Kemal Midhat Bey'in Ermenileri işbirliğine çağıran çağrısına bir Ermeni imzasıyla verilen cevap şöyleydi; "... 22 yıl önce ve 1915 ile 1916 yılında yapılan katliamlardan tamamen Türk halkı sorumludur... Bundan böyle Ermeniler ve Türkler arasındaki ihtilâf giderilemez. Tek bir çözüm vardır. Ermeniler kendi aralarında Ermenistan'da özgür kalsınlar. Türkler de Anadolu'da kendi topraklarında yaşasınlar".

4 Ocak 1918'de Aramdjian'ın Gazette de la Lausanne'da yazdığı makalede şu ifadeler vardı; "..Gerçek sadece yıkım ve ölümdür. Siz ise uzattığınız eli tutmamı istiyorsunuz. Hayır Midhat Bey, tutmayacağım. Bunun nedeni sizin samimiyetinizden şüphe etmem veya niyetinizin beni yanıltması değildir. Bunun nedeni, sizin uzattığınız elin hiçbir gücünün bulunmaması ve bizden istediğiniz elimizin kesilmiş olmasıdır. Elinizi geri çekin Midhat Bey, ihtiyacımız olan yardımı başka yerlerde aramamızın ızdırabını duyun".
6-7 Ocak 1918 tarihli Tribune du Geneve Gazetesi'nde Baronian'ın cevabı ise şöyleydi; "Liberal Türkler tarafından yapılan açıklamanın büyük önemi vardır. Bu açıklamayla liberal Türkler, Ermenilerin katledildiğini kabul etmektedir. Liberal Türklerin yaptığı açıklama Ermenilerin itaatini öngörmesi nedeniyle kabul görmemiştir. Ermenistan sadece Ermenilere aittir. Başka hiçbir halk ve millet Ermenistan üzerinde hak iddia edemez".
(ERHAN AFYONCU) 05 Ocak 2009, Kaynak : Aktif Haber
-----------------------
İŞTE İNGİLİZLERİN ERMENİ BALONUNU PATLATAN SADRAZAM (MUSTAFA ARMAĞAN) 05 Ocak 2009, Kaynak : Zaman
Türkiye "özür mektubu"nu tartışıyor. Kimsenin samimiyetinden şüphelenmek istemem ama bence Ermeni lobisi dahil, hiçbir Batılı "dayı"nın umurunda değil Ermeni "felaketi". Eskiden de öyleydi, şimdi de öyle.
Herkes bir siyaset yürütmekte ve çıkarı uğruna bu tür çetrefilli meseleleri savaş baltası gibi kullanarak başka ülkelere ve toplumlara manevra sahası bırakmamaya çalışmaktadırlar.

Nereden mi çıkartıyorum samimiyetsizliklerini? Bundan tam 90 yıl önce bir Osmanlı sadrazamı giydirilmek istenen bu deli gömleğini yırtıp atmak için cesurca bir girişimde bulunmuştu. Hem de bugün Türkiye'yi köşeye sıkıştıranlara meydan okuyarak. Ama bakın bu cesur başbakanın girişimine kimler ve nasıl engel oldu? İbretle okuyalım.

Tarih: Şubat 1919. İşgal İstanbul'u. İşgalciler milletvekillerini, valileri, generalleri dahi hükümete zorla tutuklatmaktadırlar. İstanbul'da "İttihatçı avı" başlamıştır. Özellikle "Ermeni soykırımı"yla suçlananların cezalandırılması için ihbarlar birbirini kovalamaktadır.

Sultan Vahdettin, istifasını kabul ettiği Tevfik Paşa'ya sadaret mührünü yeniden uzatır. Besbelli Tevfik Paşa'nın önüne yine Ermeni iddiaları çıkartılacak ve suçluları cezalandırması istenecektir. Şimdi öyle bir adım atmalıdır ki, hem devlet üzerindeki şaibe ortadan kalksın hem de tepelerinde Demokles'in kılıcı gibi sallandırılan bu püsküllü beladan kurtulsunlar.

İngilizler nasıl çark etti?
Tevfik Paşa oturur, 13 Şubat 1919 günü beş tarafsız Avrupa ülkesinin (Danimarka, İsveç, İsviçre, Hollanda ve İspanya) büyükelçiliklerine birer mektup yazar. "Tehcir konusunu araştırmak amacıyla" İstanbul'da toplanacak bir uluslararası mahkemeye iki yargıç göndermelerini ister.
Mesela Danimarka sefaretine gönderdiği Fransızca mektupta şunlar yazılıdır:

"Danimarka Kraliyet Elçiliği'nce bilindiği üzere Osmanlı hükümeti, savaş sırasında gerek Müslüman, gerekse Müslüman olmayan Osmanlı yurttaşlarının sürülmelerinden sorumlu olanlar hakkında adlî kovuşturma açmış bulunmaktadır. Irk ve din ayrımı gözetmeksizin suçluları ortaya çıkarmak üzere hem İstanbul'da hem de illerde soruşturma komisyonları kurulmuştur. Bu sorunu yüksek hakkaniyet ve tarafsızlık esprisiyle aydınlatabilmek için Osmanlı hükümeti, adı geçen soruşturma komisyonları üyeliklerine tarafsız ülkeler yargıçları arasından seçilecek yabancı üyeler de katmaya karar vermiştir. Bu düşünceyle Osmanlı Dışişleri Bakanı Danimarkalı iki yargıcın anılan komisyonlara atanması için hükümeti nezdinde aracılık etmesini ve Danimarka hükümetinin karşılığını tez elden bildirmesini Danimarka Kraliyet Elçiliği'nden rica etmekle onur kazanır. Bu üyelerin yollukları ve öteki giderleri tabii ki Hükümet-i Şahanece karşılanacaktır."

Tevfik Paşa bu beklenmedik çıkışıyla tek taraflı bir soykırım suçlaması yapan İngiltere'yi hiç olmazsa uluslararası bir denetim mekanizmasına bağlamak istiyordu.
İster inanın, ister inanmayın, İngilizler haber alır almaz bu notanın ilgili ülkelerin dışişleri bakanlıklarına ulaşmaması için seferber oldular. Neler yapmadılar ki? Sansür memurlarını harekete geçirdiler. Ne var ki, sansür memurunun bir anlık gecikmesi yüzünden telgraflar Kopenhag, Lahey ve Madrid'e ulaşır. Fakat İngilizler pes etmezler ve çekilen telgrafların hiç olmazsa İsveç ve İsviçre'ye ulaşmaması için bu defa Londra kanalından akla hayale gelmedik dolaplara girişirler.

Ermeni balonu
Bu arada şimdilerde "Ermeni soykırımı" anıtları açarak insanlık sevgisini vitrine taşıyan sevgili Fransa da iddiaları hukuken bitirebilecek bu önemli girişimi bütün gücüyle engellemeye uğraşanlar arasındadır. Paris, Kopenhag büyükelçisini harekete geçirerek İstanbul'a yargıç gönderilmemesi uyarısında bulunur. Sonuçta İngiliz-Fransız baskısı sonuç verecek ve Danimarka, Tevfik Paşa'nın davetini reddedecektir.
Sıra İspanyollara gelmiştir. Onların zaten İngiltere'den habersiz iş yapacak mecalleri yoktur. İspanya'nın Londra büyükelçisi, 28 Şubat'ta İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın görüşünü almak üzere başvurduğunda kendisine şu sunturlu cevap verilir: "Bu, barış konferansının işidir. Türkiye'nin çağrısının kabul edilmesi, Barış Konferansı'nda muhtemelen alınacak tedbirlerle çelişecek ve ciddi komplikasyonlar yaratabilecektir." (Barış konferansı dedikleri Lozan'dı ama orada Ermenileri nasıl "sattıklarını" bana değil, "diasporacılar"a sorun.)

Zaten 4 gün sonra Tevfik Paşa hükümeti bu girişiminin bedelini düşürülerek öder. Yine de Paşamız bir noktada hedefine ulaşmış sayılmalıdır. Ermeni soykırımı iddialarını dillerine dolayanların göz yaşartıcı samimiyetlerini(!) ortaya sermiş ve kayıtlara geçirmeyi başarmıştır.
Bugün bize utanıp sıkılmadan tarihimizle yüzleşmemiz gerektiğini söyleyen devletler, o zaman uluslararası bir mahkeme huzurunda gerçekleşecek tarafsız bir hesaplaşmayı göze alamamışlar ve dertlerinin Ermeniler değil, kendi çıkarları olduğunu cemi cümleye ayan etmişlerdi. Bilal Şimşir'in deyişiyle, "Balonun söneceğinden, hazırlanan sömürgeci planların bozulacağından kaygı"lanmışlardır (Malta Sürgünleri, Ank. 1985, s. 62.)

Başkentinin işgal altında bulunduğu, ordu ve parlamentosuna kadar bütün kurumlarının süngü gölgesinde nefes alıp verdiği ve olayın hatıralarının henüz sıcak olduğu bir ortamdaki tarafsız yargılama nasıl sonuçlanırdı, bilinmez. Ama en azından Türkiye'nin bir hafıza çalışması yapmaya açık olduğu ve bunu, güçlü ve avantajlı olduğu bir zamanda değil, en zayıf ve dolayısıyla en dezavantajlı zamanında istediği göz önünde bulundurulursa Tevfik Paşa'nın girişiminin değeri bir kat daha artar.
Tevfik Paşa gibi Abdülhamid'in yetiştirdiği bir 'âkil adam'ı milletin gözünden düşürüp unutturanlar neleri kaybettirdiklerini bir anlasalar keşke!

Bu ePosta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
 www.eraren.org



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_001.jpg

En Son Yorumlar