Hristofyas'a göre (1,2,3) / Rauf DENKTAŞ
Cuma, 23 Mayıs 2008 12:36
Hritofyas’a göre iki halk arasındaki sorun “1950’den itibaren gündeme gelen şöven unsurların faaliyetleri (yani EOKA’nın, Kilisenin ve Rum halkının çoğunluğunun Enosis peşinde koşmaları, Enosis için yaptıkları) ve 1974’deki istilâ ve bu istilânın devamından kaynaklanmaktadır” .

Bu barış meleği (!) lider Akel’in Makarios ile el ele, kol kola 1963’den 1974’e kadar yaptıklarından bahsetmiyor çünkü Milli Konseyde de alınan bağlayıcı kararlara göre Enosis halâ milli hedeftir ve Kıbrıs meselesi 1974’de başlayan bir istilâdan kaynaklanmaktadır. Dolaylı Enosis “Kıbrıs” adı altında Rum idaresinin AB üyeliği ile tahakkuk etmiştir. Bizden istenilen “Türkiye AB üyesi olmadan” yapay bir anlaşma altında Rumlarla birleşerek Kıbrıs’ın gayri meşru üyeliğini meşrulaştırmak ve Rumların, Garanti Anlaşmalarına açtıkları deliği büsbütün genişleterek Türkiye’nin bu temel hakkını ortadan kaldırmaktır.
Hristofyas “1960 Cumhuriyeti üniter bir devletti” diyerek 1963’den bu yana idareyi devralmalarını haklı göstermek istemektedir. Birileri kendisine gerçekleri anlatmalıdır: 1960 fonksiyonel federatif bir ortaklık devletiydi. Ortaklığı silâh zoru ile yıkmış olan Rum idaresinin “meşru hükümet” olma hakkı yoktur. Türk ortağı yok edemediğine göre, 20 yıllık bir sabırdan ve yeni bir ortaklık uğraşından sonra Türk ortağın kendi devletini kurma hakkını kimse “gayri meşru” bir olay olarak algılayamaz.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Rumların gasp etmeğe çalıştıkları ortaklık haklarının (egemenlikteki ve bağımsızlıktaki hak ve statünün) kendi bünyesinde toplandığı meşru bir olgudur; 1960 Antlaşmalarındaki iç ve dış dengelerin somut hale getirildiği bir kuruluştur.
Yine “barış meleği” (!) Hristofyas 1977 Denktaş - Makarios anlaşmasında “Kıbrıs Türklerinin karşılaşacakları güçlüklerin halli” öngörülmekteyse de bu, “insan haklarının göz ardı edilmesine veya toprak üzerindeki hakların inkâr edilmesine gerekçe olarak kullanılamaz” demektedir.
Yani, “insan hakları” adı altında Rumlar 1974 öncesine dönecekler, Kıbrıs’a hakim olacaklar, Türkler de hava alacaklardır. YENİDEN 1960’daki hak ve statüyü beklememeliyiz. Yasalar altında eşitiz. Hristofyas “toprak üzerindeki haklar inkâr edilemez ve oldu bittiler kabul edilemez” derken oldu bittiler ile Güneydeki Türk toprağını ne hale getirdiklerini düşünmüyor.
Güneyde Türk toprağına yaptıkları yanlarına kalacak fakat Kuzeydeki Rum toprağını da alarak Kıbrıs Türklerini topraksız bırakacaklar. Oynanan oyun budur.
“Garantör güçler Kıbrıs’ın iç işlerine karışmamalı ve sonuçta Garanti Anlaşması lağvedilmelidir. Türkiye’nin adada asker bulundurması olumsuz etki yapmaktadır” . Olumlu bir hava yaratılması için Türkiye asker çekmeğe başlamalıdır. Kilise “Askerin çekilmesi konusunu her fırsatta gündemde tutunuz” diye haykırmaktadır.
Hristofyas’a göre “geçmişte Kıbrıs Türk toplumunun liderliğinde yıllar boyunca farklı bir vizyona sahip bir kişi (yani ben Denktaş) vardı. Türk askerinin bulunması da olumsuz etki yapmaktaydı.
HALBUKİ BUGÜN İKİ TOPLUMUN LİDERLİĞİNDE AYNI DİLİ KONUŞAN İKİ İNSAN VAR. ORTAK VATAN İÇİN ORTAK MÜCADELE DİLİNİ KONUŞMALARI GEREKİR” !
Hristofyas “ortak mücadele dilini” iki bölgeli, iki toplumlu federasyon olarak tarif etmekte ve “geçmişte iki parti (Akel ile CTP) ve liderler olarak konfederasyonu reddediyorduk, bu nedenle iki toplumlu federasyonu destekliyoruz” demektedir.
Ankara’da Milli Güvenlik Kurulu “iki eşit HALK’tan bahsediyor. Kıbrıs’ta TEK HALKI oluşturan toplumlardan bahsediliyor ve Hristofyas Türk toplumuna YENİDEN 1960’daki hak ve statünün verilemeyeceğini açıklamaktan çekinmiyor. ” Bu ahval ve şerait altında “ bizdeki barışseverlerin ve Anavatandan gelen ünlü yazarların yaymağa çalıştıkları olumlu hava ne ola?

Hristofyas “Ben Kıbrıslı Türklerle anlaşmaya hazırım, ama, yabancılarla değil-kim olursa olsun, yabancılarla değil” diyor ve “yabancılardan” Garantörleri kastettiğini de “Garantörler bize saygı göstermelidir” diye eklemesinden anlıyoruz.
Kısacası Hristofyas, Kıbrıs meselesinde Türkiye’nin söz hakkı yoktur ve olmamalıdır demektedir. 1960 Antlaşmalarının Enosis’i önlemek için yapıldığını çünkü Enosis’in Lozan’da kurulmuş olan Türk-Yunan dengesini Yunanistan’ın lehine bozmuş olacağını unutuyor. Aynı nedenle “Kıbrıs Cumhuriyetinin” Türkiye’nin de üye olmadığı bir yere üye olamayacağı kaidesinin varlığını da unutuyor.
Bizde Sn. Talat ile Meclis Başkanımızın “Türkiye’den önce bizim Kıbrıs’ta uzlaşarak AB’ye girmemizin Türkiye’nin yararına olacağı” görüşü, bu nedenle Rum tezine hizmettir ve Türkiye’nin en önemli bir hakkını ortadan kaldırmak için Rum’un uğraşına destek vermek anlamına gelmektedir. Hristofyas’ın “Ben Türklerle anlaşmaya hazırım, yabancılarla değil” sözleri Kıbrıs üzerinde bizim kadar, hatta bizden de çok, güvenliği ile ilgili söz hakkı olan ve bunu Uluslararası Antlaşmalarla tescil ettirmiş bulunan Türkiye’yi saf dışı bırakmak için tevessül ettiği bir oyundur.
Akritas planının da bu hedefi elde etmek için hazırlanmış olduğunu unutmazsak “barış meleği” addedilen Hristofyas’ın ne kadar barışçı olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz.
İnsan hakları ve AB normları, Türk tarafının hemen hemen tümünü reddettiği BM kararları Rum liderliğinin devamlı surette gündeme getirdikleri ilkelerdir. Kıbrıs’ta iki eşit egemen HALK’ın siyasi ortaklığı ve siyasi eşitliği nedeniyle her iki ortağa ayrı ayrı siyasi haklar verilmiş olması kaçınılmaz bir zarurettir. 1960 Antlaşmalarında taraflara “toplu veya toplumsal haklar” verilmesi ile bireysel haklara bazı kısıtlamalar getirilmesi doğaldır. Üniter devletle ortaklık devleti arasındaki fark budur.
Ortakların kendi toplumsal hak ve statülerini korumak hakları meşrudur. Hristofyas bunlardan kurtulmak istemektedir.
Hristofyas soruyor: BM, Türk ordusunun Kıbrıs’taki varlığını yasa dışı olarak görüyor. (BM’nin böyle bir kararı yoktur!) Bunun adadan gitmesini istememiz Kıbrıslı Türklerin insan haklarını ihlâl mi oluyor? “Barış güvercini” Hristofyas da bilmektedir ki Garanti Anlaşması ile Türkiye’ye bu hak verilmemiş olsaydı 1963’den 1974’e kadar Kıbrıs’ta tek bir Türk bırakılmamış olacaktı.
Dolayısı ile Hristofyas’ın bu sorusuna verilecek cevap “evet, Türk askerinin adadan tümüyle gitmesini istemek, Garantörlüğe gerek yoktur demek Kıbrıs Türklerinin insan hakları ile (hür yaşamak, hayatta kalmak hakları ile) oynamak demektir ve Türklerin insan haklarını ihlâl anlamına gelmektedir” olmalıdır.
Ve Hristofyas soruyor: Türkiye’nin istilâsı ve işgali ile ortaya çıkan ortam içerisinde yabancının malında oturmak insan hakkı mı? “Barış meleği” Hristofyas 1963-1974 yıllarını yine unutuyor. 1974 Barış Harekâtı sanki adada asayiş “berkemal” iken durup durduğu yerde yapılmış gibi davranıyor.
103 köyün Türk halkını göçe zorlayanlar ve Kıbrıs Türklerini %3 bir toprakta yaşamaya mecbur bırakanlar, binlerce Türkün adadan göçünü sağlayanlar sanki kendileri değilmiş gibi sorular soruyor. 60 bin Türkün her şeylerini bırakarak, Trodos dağlarını yürüyerek aşmak suretiyle Kuzeye özgürlüğe, güven içinde korkusuz yaşamaya koşmaları sanki olmamış gibi davranıyor; 1975 nüfus mübadelesini ve her iki taraftan insanların gönüllü olarak kendi insanlarının idare ettiği bölgeye geçmiş olduklarını da unutuyor; BM’nin hazırladığı Fikirler Dizisi anlaşmasında mal-mülk konusunun global bir şekilde ele alınacağını ve iadeye ek olarak takas ve tazminatlarla halledileceğini de kaale almaksızın, “herkes yerli yerine” diyerek, siyasi görüşmelerde halledilmesi gereken bu konuyu Türkiye aleyhine bireysel davalar getirerek “Kıbrıs meselesini halletmeme” yolunu seçmiş olmalarını da insan haklarının bir gereği addediyor; bunun Türk göçmenlerin insan haklarını kaale almamak olduğunu görmezlikten geliyor.
O halde “barış meleği” Hristofyas’a cevap verelim: Evet Sayın Hristofyas, iki kesimlilik esas olduğuna göre ve kendi göçmenlerinin %65’i Türk idaresinde yaşamak istemiyoruz da dediklerine göre yapılması gereken iş, global şekilde mal mülk değerlendirmesi yapmak, buna 1963’den 1974’e ve hatta bugüne kadar malına mülküne gidememiş olan Türklerin hak ettikleri tazminatı da katarak bir denge bulmak ve genelde tazminat ve takas usulü ile bu problemi halletmek gerekmektedir.
Aksi halde göçmenleriniz bir otuz yıl daha hava almaya devam edecektir. Kıbrıs Türklerini kırk yıl çadırlarda yaşamaya mahkûm etmeyi insan haklarına uygun bulanlara verilecek cevap budur. KKTC’nin tapularına sahip çıkmak dengeli bir uzlaşma için haktır.

“Barış Meleği” Hristofyas bakınız ne güzel lâflar da ediyor: “1960’lı yıllarda iki toplum içerisindeki bazı çevreler yüzünden Kıbrıslı Türkler haksızlığa uğradılar ve acı çektiler.... şimdi ulaşacağımız çözümde de hem Kıbrıslı Türklerin hem de Kıbrıslı Rumların haklarını güvence altına almadığımız takdirde kuracağımız binayı kum üzerine inşa etmiş oluruz!”
Bunu söyleyebilmiş olan ve siyasi rizikoyu göze alarak “Girne’de yaşayan Rumlar Türk idaresinde yaşayacak dedim ve 50 bin yerleşik kalabilecek dedim” diye övünebilen Hristofyas’ın 1960’dan 1975 Nüfus mübadelesine kadar haksızlığa uğrayıp acı çekmiş olan Türklere tazminatlarını tespit için bir komite kurulmasını önermesini beklemek hakkımızdır. Türk tarafı böyle bir komitenin kurulmasında ısrar etmelidir aksi halde Rumların Türkiye aleyhine getirmekte oldukları tazminat davalarının altından kimse kalkamayacaktır.
103 köye yıllarca gidemeyen ve bugün gittiğinde de evinin barkının yıkılmış olduğunu, mezarlıkların ve camilerin talan edildiğini gören insanlarımızın Loizudu kadar tazminat almaya hakkı vardır. Kayıplar ve öldürülmüş masum insanlar için de tazminat verilmesi gerekmektedir.
Muratağa, Atlılar, Sandallar, Taşkent ve diğer yerlerde toptan öldürülmüş masum, silahsız insanların ailelerine de tazminat verilmelidir. 16 günlük bebeklerden başlayarak bir yaşından on iki yaşına kadar öldürülerek genç anneleri, seksenlik nine ve dedeleri ile birlikte toplu mezarlara gömülenlerin ailelerine de tazminat ödenmelidir.
İngiliz üslerinde ve terkedilmiş köylerde bırakılan eşyalar, traktörler, davarlar, otobüsler için de tazminat gerekmektedir. Bütün bunlar için manevi tazminat da başka bir kalemdir.
Bunun karşısında Barış Harekâtı nedeniyle Rumların acıları, göçleri v.s. gündeme geldiğinde söylenecek söz şudur: Bunlara neden olan Yunanistan’dır. Türkiye’yi müdahaleye zorlamıştır, savaş tazminatı vermeli ve Türkiye’nin müdahalesinden zarar görmüş olanlara da Yunanistan el uzatmalıdır.
Haksız yere ağır tazminat talepleri karşısında kalan Türk hükümetlerinin bu konularda hakkını niye aramadığını bilmiyoruz.
Hristofyas’ın “altın sözler” kitabına girmesi gereken şu sözlerine bakınız: “Ben hemfikir olmadığım Kıbrıslı Rum çevrelerinin emellerine hizmet etmediğim gibi Talat’ın da Türkiye Milli Güvenlik Kurulu’nun taleplerine hizmet etmemesini istiyorum. Bu amaçla 23 Mayıs’ta bir araya geleceğiz”.
Bundan önce de Hristofyas’ın “Kıbrıs Türklerini Türkiye’den ayırmak” siyasetini güttüğünü ve bunun için çalıştığını beyan etmiş olduğunu hatırlarsak, bu “altın sözlerinin” ne anlama geldiğini değerlendirmekte zorluk çekmeyeceğiz. Nerede kaldı ki Sayın Talat Milli Güvenlik Kurulu kararından hemen sonra, Ankara’dan ayrılmadan önce “Türkiye ile ve özellikle Türk hükümeti ile aynı görüşte olduğunu” açıklamıştı.
23 Mayıs’ta kendisinden “MGK kararları beni bağlamıyor” demesini isteyecek olan Hristofyas’a herhalde, MGK senin hemfikir olmadığın Rum çevrelerinden farklıdır; müşterek davamızın birlikte pişirilip kurtarıldığı milli merkezdir diyebilecektir ümidindeyiz. Rum-Yunan ikilisinin bizi Türkiye’den ayırmak siyasetlerine ve eylemlerine “dur” demenin zamanı şimdidir. AB üyeliğine “Enosis tahakkuk etmiştir” diye bakan bir zihniyet karşısında bizim kurtuluş yolumuz Ankara’dan geçer. Aklımızı başımıza alalım.



Yorumlar
Ara
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!

3.22 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
Ata_001.jpg

En Son Yorumlar