Kıbrıs sorununda yeni görüşme süreci...
Kıbrıs sorununda 'çözüm' arayışlarının yeniden baÅŸlaması yine Türk tarafının aşırı ödünler vermesi noktasına getirildi. Annan Planı ve referandumdan istenen sonucun alınamaması, ABD-İngiltere-AB'nin strateji deÄŸiÅŸikliÄŸini gündeme getirdi. KKTC'yi bizzat kendi halkına yok ettirmeyi amaçlayan bu stratejiye göre, Türk hükümetinin de AB karşısında eli rahatlayacaktır. Gözden kaçırılmaması gereken yaÅŸamsal nokta ise AB'nin Türkiye hakkındaki olumsuz yaklaşımıdır... Kıbrıs'ta Hristofyas'ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) BaÅŸkanlığı'na seçilmesiyle baÅŸlatılan "yeni sürecin" ortaya çıkan somut hedefi, anayasal düzenlemelerle Rumların iÅŸgali altındaki yıkılmış "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin meÅŸruluÄŸunu Türkiye'ye de kabul ettirmek ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne (KKTC) Türk tarafının "rızasıyla" son verdirmektir. AKP Hükümetleri döneminde, KKTC'nin yaÅŸatılması, tanıtılması ve Türkiye ile bütünleÅŸme politikalarından, KKTC ile yapılan anlaÅŸmalara, yayınlanan CumhurbaÅŸkanları Bildirgelerine ve TBMM kararlarına karşın, AB yaklaşımları nedeniyle vazgeçilmiÅŸtir. Annan Planı ile birlikte AKP Hükümetleri, bir Rum-Yunan tezi olan "Kıbrıs'ın yeniden birleÅŸtirilmesi"ni yeni strateji olarak benimsemiÅŸtir. ANNAN'IN RAPORU VE GERÇEKLER Türk Hükümeti'nin Kıbrıs politikasındaki deÄŸiÅŸiklik ve etkileri, BM Genel Sekreteri Annan'nın 28 Mayıs 2004 tarihinde Güvenlik Konseyi'ne sunduÄŸu Kıbrıs Raporu'nda da ortaya konmuÅŸtur. Annan, Raporu'nda "Rum tarafı Kıbrıs sorununun iki toplumlu, iki bölgeli federasyon temelinde çözümlenmesini isteseydi oylamada bunu gösterebilirdi. Bu oylama ile Kıbrıs Rumlarının iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyon çözümüne hazır olmadıkları ortaya çıktı" deÄŸerlendirmesini yapmıştır. O gün Annan Planı'na hayır kampanyasına katılan Hristofyas, bugün böyle "çözüm" istediÄŸini söylemektedir. Peki, ne deÄŸiÅŸti? DeÄŸiÅŸen husus Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin tanınması korkusunun Rumlara verilmesi ve Rum tarafının, Türkiye'nin Garanti hakkından ve Türk askerinden kurtulmanın yolunu bunda görmesidir. Annan, Raporu'nda, Kıbrıs Türk liderliÄŸinin ve Türkiye'nin "iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyonla Kıbrıs'ın birleÅŸtirilmesine" onay verdiÄŸini ifade etmiÅŸ; "Kıbrıslı Türklerin evet oyu ile 1983'ten beri sürdürülen eski politikaların kırıldığını, verilen evet oyu ile Kıbrıs Türk tarafı, BM Güvenlik Konseyi'nin 1983 tarihindeki 541 sayılı ve 1984 tarihindeki 550 sayılı kararlarında olduÄŸu gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni de onaylamadığını gösterdiÄŸini" belirtmiÅŸtir. Annan, Plan'ın ağırlıklı olarak Rum tarafının isteklerine göre sonuçlandırıldığını ve öngörülen çözümün iki anayasal devleti içermediÄŸini, sadece belirlenmiÅŸ güçlerin politik eÅŸitliÄŸini içerdiÄŸini ifade etmiÅŸtir. Annan, Kıbrıs çözüm sürecinde yaÅŸanan önemli geliÅŸmelerden birinin "13 Åžubat 2004 uzlaÅŸmasına(1) giden yolda, özellikle Türk Hükümeti'nin Kıbrıs Politikasını deÄŸiÅŸtirmesinin önemli bir rolü olduÄŸu" deÄŸerlendirmesini yapmıştır. Annan Raporu'nda, "24 Ocak 2004 tarihinde Davos'taki zirveye katılan BaÅŸbakan ErdoÄŸan Türkiye'nin görüşmeler sürecini hiçbir koÅŸul öne sürmeden destekleyeceÄŸini ve 1 Mayıs 2004 tarihinden önce ana konularda bir uzlaÅŸma saÄŸlanmasını istemiÅŸti. Ayrıca BaÅŸbakan ErdoÄŸan, tarafların anlaÅŸamadığı konularda boÅŸlukların BM Genel Sekreteri tarafından doldurulmasını da kabul ettiÄŸini ifade etmiÅŸti. Kısaca bu durum bir adım önde olma politikasıydı. Annan, "...Türkiye'de BaÅŸbakan ErdoÄŸan ve DışiÅŸleri Bakanı Gül, Plan'a EVET denilmesi konusunda açıkça desteklerini belirttiler. BaÅŸta BaÅŸbakan ErdoÄŸan olmak üzere Davos Zirvesi'nden itibaren Türkiye ve Türk tarafı bu sürece bütün gücüyle olumlu destek verdiler" demektedir. Annan'ın Raporu'nda ortaya koyduÄŸu görüş ve deÄŸerlendirmeler, BaÅŸbakan ErdoÄŸan ve Hükümeti'nin Kıbrıs konusundaki teslimiyetçiliÄŸinin ve ulusal politikadaki deÄŸiÅŸikliÄŸin hangi boyutlara ulaÅŸtığını ve kırılmanın derinliÄŸini göstermektedir. Bu gerçeÄŸi daha çarpıcı biçimde BaÅŸbakan ErdoÄŸan'ın Avusturya'nın haftalık Profil dergisine verdiÄŸi demeçte, "Annan ile Davos'ta yaptığım görüşmede, Kıbrıs'ta yeniden birleÅŸme sürecini baÅŸlatmasını rica ettim. Annan'ın yeniden birleÅŸme Planı'nda bazı noktaların Kıbrıs Türklerinin çıkarlarına aykırı düşmesine raÄŸmen onları evet oyu kullanmaya ikna ettik. Niye? AB'ye verdiÄŸimiz söze sadık kaldık.(2) BaÅŸbakan'ın bu açıklaması, ulusal Kıbrıs davasında, dış güçlerin isteklerine göre ulusal çıkarlara ters düşen bir politika izlendiÄŸini açıkça göstermektedir. REFERANDUM YORUMU KKTC halkının dıştan dayatmalar ve diÄŸer çeÅŸitli faktörlerin etkisiyle Annan Planı'na evet demesinden sonra BM Genel Sekreteri'nin, ABD'nin, İngiltere ve AB'nin, Türk tarafının artık egemenlik hakkından, halkların ve devletlerin egemen siyasal eÅŸitliÄŸinden ve iki devletli çözüm isteÄŸinden vazgeçtiÄŸi yorumunu, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve KKTC CumhurbaÅŸkanı ve Hükümeti hala reddetmemiÅŸ ve uluslararası düzeyde KKTC'ne sahip çıkmamıştır. Türk tarafının BM'nin ve ABD'nin yorumunu sessizlikle geçiÅŸtirmesi, Türk tezlerine ve KKTC'ne hukuki ve siyasi zemin kaybettirmektedir. Böyle bir durumun ağırlığının yaÅŸandığı bir zeminde, bugün izlenen tavize açık politika, Kıbrıs'ta Türk varlığını, hak ve çıkarlarını, geleceÄŸini belirsizleÅŸtirmektedir. Bu belirsizlik, ABD'nin, AB'nin ve "Garantör(!)" İngiltere'nin yönlendirme ve giriÅŸimleriyle baÅŸlatılan Talat-Hristofyas görüşme sürecinde, KKTC'nin yok edilmesi hedefi yönünde açıklık kazanmaya baÅŸlamıştır. ArÅŸiv kaynaklarıyla belgelenen gerçek, Kıbrıs uyuÅŸmazlığının başından beri ABD, Kıbrıs'ın Yunanistan'a verilmesini öngörmektedir. Türkiye'yi kırmadan bunun gerçekleÅŸtirilmesini istemiÅŸtir. ABD-İngiliz ortak çıkarlarının bir gereÄŸi olarak izlenen bu politika, Kıbrıs uyuÅŸmazlığının halledilmesini önlemiÅŸtir. Bugün onlara göre Kıbrıs uyuÅŸmazlığının sonuçlandırılması için zaman, en uygun zamandır. Türkiye'deki, KKTC'deki ve GKRY'deki siyasal iktidarların yarattıkları "iç dinamikler" meselenin halledilmesi için en uygun ortamı saÄŸlamıştır. Bu ortamı güçlendiren temel bir unsur Türkiye'nin, AB üyelik(!) sürecinde Kıbrıs meselesini Rum-Yunan tezlerine uygun olarak halletmesi, ön koÅŸuludur. BaÅŸlatılan Talat-Hristofyas görüşme sürecinde ulaşılması planlanan sonuç, gerçekte ABD-İngiltere-AB'nin oluÅŸturduÄŸu modele göre düzenlenmiÅŸtir. Talat-Hristofyas görüşme sürecinde ortaya konan ve AKP hükümetinin sessizlikle izlediÄŸi, ancak perde gerisinde desteklediÄŸi uzlaÅŸma modeli "Kıbrıs'taki var olan geçeklere" dayanmayan, Rum-Yunan ikilisinin tezlerini destekleyen, ABD-İngiltere-AB stratejilerine uygun olan, "BM kararları ve AB kuruluÅŸ ilkeleri"ni esas alan bir "çözüm" ve Türk tarafını "çözme" modelidir. Bunun doÄŸal sonucu, KKTC'nin ortadan kaldırılması ve Türkiye'nin Kıbrıs ile baÄŸlarının koparılmasıdır. Bu sonucu bugüne kadar önleyen temel ve kesin unsur Türkiye'nin etkin ve fiili garantörlüğü ve KKTC'nin varlığıdır. Oysa Talat-Papadopulos mutabakatı ile baÅŸlayan 8 Temmuz 2006 Gambari Süreci, 21 Mart 2008 Talat-Hristofyas görüşmesinde oluÅŸturulan zemin ve 23 Mayıs 2008 Talat-Hristofyas Mutabakatı ile belirlenen "ortak vizyon"nun öngördüğü "çözüm", KKTC'nin ortadan kaldırılması, Kıbrıs Türk halkının, Rumların iÅŸgali altındaki yıkılmış "Kıbrıs Cumhuriyeti" devletine yamalanması ve Türkiye'nin garantörlük hakkının ortadan kaldırılmasıdır. AB'NİN YENİ STRATEJİSİ Türkiye-AB iliÅŸkilerinde 17 Aralık 2004 Brüksel Zirve Kararı çok önemli bir tarihi dönemeçtir. Bu Karar'da, Türkiye'ye 3 Ekim 2005'de müzakerelerin Kıbrıs ön koÅŸulunun yerine getirilmesi durumunda baÅŸlayabileceÄŸi sinyali verilmiÅŸti. Türkiye için getirilen koÅŸul, "1963 Türkiye-AET (AB) Arasında Bir Ortaklık Yaratan AnlaÅŸma"ya, aralarında "Kıbrıs Cumhuriyeti" adıyla AB'ye üye olan GKRY'nin de bulunduÄŸu on yeni devletin "Ek Protokol" yoluyla dâhil edilmesidir. Böylece Brüksel Zirvesi'nde Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni dolaylı bir ÅŸekilde tanıma formülü karara baÄŸlanmıştır. AB, bu kararı ile Kıbrıs'ın geleceÄŸini belirleme iradesini ortaya koymuÅŸtur. Bu bakımdan karar, Türkiye'nin uluslararası AntlaÅŸmalarla Kıbrıs'ın geleceÄŸini belirleme hakkını aşındıran çok önemli bir adımdır. Bu adımla AB, Türkiye ile üyelik müzakereleri sürecinde Kıbrıs'ın geleceÄŸinin ÅŸekillendirilmesi iradesini ortaya koymuÅŸ ve bunu Türkiye'ye kabul ettirmiÅŸtir. AB-Türkiye iliÅŸkilerinde Kıbrıs uyuÅŸmazlığı baÄŸlamında ikinci önemli geliÅŸme 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi'nin (MÇB) Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nce kabul edilmesidir. AB Brüksel Kararı ile kabul ettirdiÄŸi iradesini MÇB ile teyit ettirmiÅŸ ve Kıbrıs'ın geleceÄŸini belirlemede yeni koÅŸullar ve ölçütler getirmiÅŸtir. Böylece bu kararlarla AB, Türkiye ile müzakere sürecine Kıbrıs siyasi sorununu dâhil etmiÅŸtir. MÇB ile müzakerelerde ilerleme kaydedilmesi, Ek Protokol yükümlülüklerinin eksiksiz yerine getirilmesi koÅŸuluna baÄŸlanmış ve yeni ek koÅŸullar getirilmiÅŸtir. Bu koÅŸullar arasında "Kıbrıs Cumhuriyeti" ile iliÅŸkilerin normalleÅŸtirilmesi, Kıbrıs'ta "çözümün" BM Kararlarına ve AB kuruluÅŸ ilkelerine uygun olarak saÄŸlanması dikkat çekmektedir. Türkiye ile müzakerelerde ilerleme kaydetmenin koÅŸulları arasında "Kıbrıs siyasi sorununun" Türk tezlerinin dışında kendi belirledikleri parametrelere uygun olarak çözümünün saÄŸlanması karara baÄŸlanmıştır. Bu kararla Kıbrıs meselesi AB müktesebatı haline getirilmiÅŸtir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, ulusal çıkarlar açısından bu kadar ağır ve müzakereleri sürdürülebilir olmaktan çıkaran kararı kabul ederek yerine getirilemeyecek bir yükümlülük altına girmiÅŸtir. Rum-Yunan ikilisinin, günümüzde BM parametrelerine ve AB ilkelerine göre "Kıbrıs'ta çözüm talepleri"nin ve AB'nin, müzakerelerin sürdürülebilmesi için Türkiye'nin yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiÄŸi açıklamalarının dayandırıldığı temel gerekçe bu kararlardır. AB'nin 2006 Aralık Zirvesi'nde müzakerelerin askıya alınması ve açılacak baÅŸlıkların kapatılmaması kararının dayanakları bu unsurlardır. Kabul edilen AB kararları, Kıbrıs uyuÅŸmazlığının "siyasi çözümünü" AB kuruluÅŸ ilkelerine ve bugüne kadar Türk hükümetlerinin kabul etmedikleri BM kararlarına göre saÄŸlanmasını öngörmektedir. AB'ye göre bunu saÄŸlayacak "çözüm formülü", AB-Türkiye müzakerelerinin "Hükümetler arası Konferans Modeli" ile yürütülmesidir. Bu Konferans Modeli'nde bir tarafta AB üyesi ülkeler diÄŸer tarafta Türkiye oturacaktır. Müzakere sürecinde araç olarak kullanılması kabul edilen formül budur. Böylece Kıbrıs uyuÅŸmazlığının "siyasi çözümü," belirlenen koÅŸullar ve kıstaslar çerçevesinde AB-Türkiye müzakere sürecinde Türkiye'ye yapılacak baskılar ve dayatmalarla saÄŸlanmış olacaktır. Bu gerçek Türkiye ve KKTC için son derece önemli bir husustur. AB'nin, Türkiye'ye yükümlülük getiren kararları ve bu kararları kabul eden AKP Hükümetlerinin, "Kıbrıs sorununu" tavize dayalı politikalarla "çözme" stratejisi bir sonuç vermemiÅŸ ve duvara dayanılmıştır. Bugünkü koÅŸullarda Türk hükümeti, Türk ulusuna raÄŸmen ulusal Kıbrıs davasında daha fazla taviz veremeyecek bir noktaya gelmiÅŸtir ve Türkiye'nin AB süreci tıkanmıştır. Bu noktada AB, ABD, İngiltere ve BM, Kıbrıs konusunda bir strateji deÄŸiÅŸikliÄŸine gitmiÅŸtir. Yeni stratejide dıştan açık baskılar ve müdahalelerle "çözüm" bulunması yerine "iç dinamiklerle çözüm" saÄŸlanması planlanmaktadır. GKRY'deki BaÅŸkanlık seçimi süreci ve Hristofyas'ın iktidara gelmesi ile birlikte, uzun süredir hazırlıklarının yapıldığı anlaşılan bu strateji uygulamaya konmuÅŸtur. Yeni stratejinin amacı, "Kıbrıs'ın kendi iç dinamikleri" ile "Kıbrıs siyasi sorununun çözümlenmesidir." Yeni stratejinin de amacı, GKRY'nin bütün ada üzerindeki egemenliÄŸini kabul ettirerek meÅŸru "Kıbrıs Cumhuriyeti" hükümeti olarak Türkiye'nin tanınmasını saÄŸlamaktır. "Kıbrıs siyasi sorununun çözümü," Rum-Yunan ikilisinin, ABD'nin ve AB'nin gözünde tek formül ile mümkündür: "İşgale" son vermek ve GKRY'yi, Türkiye'nin "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak tanınmasını saÄŸlamaktır. "Dıştan herhangi bir müdahale olmadan ve garantör devletler karışmadan" Ada'nın kendi iç dinamikleriyle yeni süreçte sorun çözülmelidir. Hristofyas'ın Rum yönetimi BaÅŸkanı olarak seçilmesiyle fiilen uygulamaya konan yeni stratejinin bir gereÄŸi olarak "Kıbrıs Cumhuriyeti CumhurbaÅŸkanı" Hiristofyas ile "Kıbrıslı Türklerin lideri" Talat arasında gerçekleÅŸtirilecek kapsamlı bir müzakere süreci ile "Kıbrıs sorunu" kolayca halledilecektir. Bu model ile bir yandan AKP Hükümeti, ulusal davada verdirilecek tavizlerle siyasi sorumluluktan kurtulacak, sorumluluk Talat-CTP iktidarı ile Kıbrıs Türk halkına yüklenecek, bir yandan da Türkiye'nin KKTC'yi tanıma iradesini geri alması gibi son derece önemli bir hukuki ve siyasi pürüzle karşılaşılmayacaktır.(3) Çünkü GKRY'yi, "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak tanıdığı; Türkiye Rumlara limanlarını açtığı zaman, bunun kaçınılmaz hukuki ve siyasi sonucu, KKTC'ne iliÅŸkin tanıma iradesinin geri alınması olacaktır. Bu durum en azından zımni olarak ortaya çıkacaktır. Kıbrıs'a iliÅŸkin yeni stratejinin önemli bir yönü de Türkiye'nin KKTC'yi tanıma iradesini geri alması gibi içinden çıkılamaz bir sorunun yaratılmasına olanak vermemesidir. İki lider, sözde dıştan herhangi bir müdahale olmaksızın kendi aralarında anlaÅŸtığı zaman mesele bitmiÅŸ olacaktır. Böyle bir anlaÅŸma için öngörülen formül Annan Planı'ndan oldukça farklıdır. Annan Planı'nda KKTC ve Rum yönetiminin taraf olacakları "bakir doÄŸum" ile "BirleÅŸik Kıbrıs devleti" oluÅŸturulacaktı. Oysa Hristofyas'ın öngördüğü çözüm yönteminde farklı bir strateji söz konusudur. Rum-Yunan ikilisine ve destekçileri emperyalist devletlere göre KKTC, BM Güvenlik Konseyi karalarında da belirtildiÄŸi gibi, meÅŸru olmayan, yok kabul edilen bir "devlettir." İşte meÅŸru olmayan böyle bir oluÅŸum kendini ortadan kaldırarak uluslararası alanda meÅŸru olarak tanınan "Kıbrıs Cumhuriyeti" devletine yamalanacaktır. Böyle bir durumda Türkiye'nin tanıma iradesini geri almasına gerek olmayacaktır. Kıbrıs Türk halkı kendi devletini kendi feshederek ortadan kaldırmış olacaktır. Böylece Hristofyas'ın açıkladığı gibi "Kıbrıslı Türklerin, Maronitlerin, Ermenilerin ve Latinlerin insan haklarını ve temel özgürlüklerini tesis edecek bir çözüm" saÄŸlanacaktır. Böyle bir çözümde anayasal düzeyde eÅŸitlik hakları saÄŸlanmış olan Kıbrıs Türk halkı, azınlık statüsüne düşürülecek ve "egemenlikte ve bağımsızlıkta eÅŸit kurucu ortaklık haklarını" kaybedecektir. Yani Türkler halk olmaktan çıkartılacak, azınlık yapılacaklardır. Böyle bir çözümün diÄŸer bir sonucu da AB içinde Türkiye'nin garantörlüğüne gerek olmayacak ve Kıbrıs'ın askersizleÅŸtirilmesi adı altında Türk askerinin Ada'dan çekilmesi saÄŸlanacaktır. ARZULANAN BARIÅž Yeni strateji ile varılacak bir uzlaÅŸmanın KKTC devletine ve Türkiye Cumhuriyeti'ne getireceÄŸi ağır bedeller iyi hesap edilmeli ve sonuç çok iyi deÄŸerlendirilmelidir. KKTC devlet ve hükümet yetkilileri ile Türk halkının görmesi gereken husus, Rum halkının Kıbrıs Türk halkını eÅŸit ve kurucu ortak bir halk olarak görmek istemediÄŸidir. Kıbrıs'taki gerçeklere uygun olmayan, Kıbrıs üzerindeki dengeleri dikkate almayan bir anlaÅŸma, kalıcı bir "çözüm" getirmeyecek ve "arzulanan barışı" saÄŸlayamayacaktır. Türk Hükümeti'nin de görmesi ve deÄŸerlendirmesi gereken husus, ulusal davaları ve ulusal çıkarları terk ederek AB üyeliÄŸinin garanti edilemeyeceÄŸidir. AB, Türkiye'yi tam üye ve eÅŸit bir ortak olarak görmemektedir. Dr. Ahmet Zeki BULUNÇ -Emekli Büyükelçi BaÅŸkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dipnotlar: 1- New York'ta BM Genel Sekreteri'nin gözetiminde yapılan görüşmelerde taraflar, 13 Åžubat 2004 tarihinde "Çözüm Planı" temelinde 26 Åžubat 2004 tarihinden itibaren kapsamlı bir çözüm anlaÅŸması yönünde görüşmelere baÅŸlamayı ve ulaşılan anlaÅŸmayı 1 Mayıs 2004 tarihinden önce her iki tarafta aynı zamanda referanduma sunmayı kabul ettiler. 2- Volkan Gazetesi, www.volkangazetesi.net, 22 Mart 2006. 3- Prof. Dr. Fusün Arsava konferanslarında bu konu ile ilgili derin hukuki analizler yapmaktadır. www.cumhuriyet.com.tr    Â
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne