|
Prof. Dr. Finger, İsviçre'nin Lozan Kentinde bulunan İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi'nin Dekanı. Türkiye ile ilgili birçok inceleme ve araştırması bulunan ünlü düşünürle yapılmış olan röportajdan özetleyerek aşağıdaki alıntıları yapıyoruz.
Aşağıdaki satırlarda yer alan düşüncelerin, Türkiye üzerinde çıkarları olan bazı çok uluslu şirketlerle organik bağlantılar taşıyan günün gözde "hoca"ların fetvalarından hayli farklı olduğunu göreceksiniz: Türkiye neden Avrupa Birliği'ne girme konusunda ısrarlı davranıyor, anlamıyorum! Bazı kurumların özelleştirilmesi boyunduruk altına girmek olur ki, bunun sonucu Türk kimliğinin kaybedilmesine kadar varabilir. AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı var, Türkiye'nin AB'ye değil. Çünkü Türkiye her şeyiyle kendi kendine yeten bir ülke. Türkiye'nin AB'ye girmesi çıkarına uygun değildir. AB, ne Türkiye'yi Birliğe almak istiyor ve ne de başka mecralara kaymasına izin vermek istiyor... Oyalama taktiği güdüp geleceğin büyük gücü şimdiden parçalanmak isteniyor. Türkiye Birliğe girerse kaybolur Bir tarafta AB, diğer tarafta Asya var. Türkiye Jeopolitik olarak önemli bir yerdedir. Türkiye'nin AB içine girmesi, kaybolması sonucunu doğurur. Türkiye'nin AB'ye girmeden 'bağımsız' olarak kalması ve öncelikle Asya ile özellikle Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerini güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Türkiye kararlı politikalar izlerse büyük bir aktör olabilir. Örneğin, doğalgaz ve petrol sıkıntısı çeken Avrupa ile, enerji kaynakları açısından zengin olan Orta Asya arasında köprü görevi Türkiye tarafından üstlenilebilir. Kararsız politikalarla oyalandıkça Türkiye kaybeder. Türkiye'nin AB'ye girmesi de Asya ve Avrupa arasındaki güç dengesini Avrupa lehine çevirebilir. Dengeler değişir AB, zaten Türkiye'ye az bile olsa bir ışık yakıyorsa, Rusya'ya göz kırpıyorsa, Asya ekonomisinin sessiz ve derinden büyümesinden çekindiği içindir. Aynı zamanda Avrupa, Türkiye'nin Asya ve Rusya ile birlikte bölgede yeni bir güç oluşturmasından korkmaktadır. Bu nedenle oyalama taktiği uygulanmaktadır. Türkiye Asya'dan koparılmak ve gelecekte oluşacak olan büyük bir güç şimdiden parçalanmak istenmektedir. Özelleştirme politikası Türkiye'nin geleceği için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Bu yolda ilerlendiği takdirde ülkenin toprak bütünlüğü tehlikeye girecektir. Türkiye'nin AB'ye girme çabaları bir çok sebeple boşuna bir gayrettir. Sözünü ettiğim bu nedenlerden bir tanesi ise, Türkiyşe'nin Müslüman bir ülke konumunda olmasıdır. AB, Hıristiyan geleneklerinin geçerli olduğu bir değerler bütününe sahiptir. Müslüman bir ülke olarak asla Türkiye'yi aralarına almaları mümkün değildir. Ayrıca, Türkiye'de stratejik önem taşıyan kurumlar özelleştirilmektedir. Oysa, tam tersine, öncelikle devletin stratejik yönden önem taşıyan, haberleşme, su, elektrik, rafineri, gibi kurumlar özelleştirilmemeli, özelleştirilecekse bile bazı kriterler göz önünde bulundurularak özelleştirilmelidir. Örneğin, özelleştirme yapıldıktan sonra bir rekabet ortamı doğacak mıdır; yoksa, tam tersine yok mu olacaktır?.. Hizmetin devamlılığı bakımından bazı kurumların kamunun elinde kalması şarttır... Devlet, bu hizmetlerin garantörüdür. Örneğin, bir su şirketi, kar amaçlı bir ticaret şirketi olduğu için, yaptığı dağıtımda belirli bölgelere öncelik tanıyabilir; bazı bölgeleri ihmal edebilir. Bir haksızlığa sebebiyet verebilir. Bu açıdan, sosyal nitelik taşıyan adaleti ve eşit dağıtımı ancak devlet sağlayabilir. Örneğin Fransa ve Almanya, elektrik ve suyun idaresini stratejik açıdan önemli gördüğü için bu kurumları özelleştirmeye yanaşmamaktadır. Stratejik öneme sahip, elektrik, doğalgaz, haberleşme, su ile ilgili gibi kurumlara özel teşebbüs (belki) ortak yapılabilir; ancak, tamamen elden çıkarılması durumunda kontrol elden kaçar. Bazı kurumların özelleştirilmesi, egemenliğin yitirilmesi sonucunu doğurur ve boyunduruk altına girmek anlamına gelir ki, bu yolun sonunda Türk kimliğinin kaybedilmesi noktasına kadar varılabilir. Özelleştirme bir ülkeyi nasıl bölebilir ki? Doğal ve tabii kaynakların hiç bir zaman özelleştirilmemesi gerekir. Bunlar o ülkenin, o vatanın insanlarının malıdır... Bu kaynakları yabancı birine sattığınızda, bunu nasıl kullanacağını kontrol altına alamazsınız. Bu da ülkenizin ekonomik açıdan güç kaybetmesine, yıpranmasına neden olur. Burada Rusya örneğine değinmek gerekir. Rusya hiç bir kurumunu özelleştirmeye yanaşmamakta ve bunları uluslararası platformda bir silah olarak kullanmaktadır. Örneğin, Moskova geçtiğimiz günlerde doğalgaz vanasını kapatınca Avrupa ile kriz yaşandı. Neden?.. Çünkü, güç Rusya'nın elindeydi. Rusya kendi kuralını koymuştu. Ve biliyorlardı ki, doğalgazı özelleştirdiklerinde Rusya'nın bu önemli gücü de elinden alınmış olacaktır. Diğer bir tehlikede şudur; böyle bir stratejik önem taşıyan kurum özelleştirildiğinde bunu satın alan şirket, fiyatı istediği gibi belirleyebilir... Ve devlete şantaj yapabilir. •-        Ben bunu işletiyorum. O zaman, istediğim fiyatı koyarım, diyebilir. Bu da Devlet'in egemenliğini yitirmesi ve bir yabancı şirketin boyunduruğu altına girilmesinden başka bir şey değildir. Sözünü ettiğimiz stratejik kaynak ve kurumların üzerinde bir yetkiniz ve gücünüz kalmadığında, pek bir şeyiniz de kalmamış demektir. Özelleştirme ancak % 20 civarlarında olmalı ve ciddi bir tehdit aracı haline getirilmesine fırsat tanınmamalıdır. Arjantin gibi aynı durum yaşanır. Ancak, şu anda Türkiye'nin Dünya Bankası'na ve IMF'ye milyarlarca dolar borcu bulunmaktadır. Türkiye, bu durumda geleceğini görebilmek imkanından yoksundur. Türkiye'de bir Arjantin örneğini yaşanacak mıdır? Kesinlikle aynı durum yaşanabilir. Bir devlet ne kadar borçlanırsa o kadar çok şantaj hedefi haline gelir. Devlete söz geçirebilmek için yabancı odakların baskıları doğrultusunda bazı özel kanunlar çıkartılır ve bazı kişilere tavizler verilmesi sağlanır. Borcunuza karşılık doğal kaynaklarınızın satılması talep edilir. Çünkü burada önemli olan zaten bu doğal kaynaklardır. Suyunuz ve petrolünüz ön plana çıkar. Bir devletin ekonomisini (yani bir devleti) ayakta tutan zaten bunlardır. Türkiye'nin AB'ye değil, AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı bulunmaktadır. Türkiye'ye AB yolunda sürekli bir takım dayatmalar yapılmaktadır. Ancak, son zamanlarda AB'nin de kendi arasında sorunlar yaşadığını görüyoruz. Hal böyle iken, Türkiye'nin sürekli olarak AB'nin peşinden koşmakta olduğunu görüyoruz. Oysa, bütün Avrupa ülkelerini bir kenara bırakarak, Türkiye'nin İsviçre'yi örnek alması gerekir. Çünkü İsviçre AB'ye girmedi; ancak ikili anlaşmalar yaptı. Yapılan bu anlaşmaları da kendi lehine çevirdi. Neticede karlı çıkan İsviçre oldu... Türkiye'nin de aynı şeyi yapması gerekir. Türkiye, sürekli olarak AB'nin peşinden, koşup onun birliğine hangi şart kendisine dayatılırsa dayatılsın, girmeye çalışmaktansa, istiyorsa iki tarafa da dengeli ve eşit çıkar sağlayan karşılıklı ikili anlaşmalarla kendini garanti etme yolunu seçmelidir. Aksi yönde belirlenecek politikalar, Türkiye'yi boyunduruk altına sokmaktan başka bir sonuç sağlamayacaktır. Aslında AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı vardır; Türkiye'nin AB'ye değil... Tablo bu kadar açık ve ortada iken, Türk siyasetçilerin sürdürdüğü politikaları anlamak mümkün değildir. Çünkü Türkiye, her şeyiyle kendi kendisine yetebilen bir ülkedir. Rakamlar başka, gerçekler daha başka... Ancak başta Türkiye Başbakanı olmak üzere, diğer Bakanlar, Türkiye'de ekonominin iyiye doğru gittiğini söylemektedirler... Her şey özelleştirildiğinde, bütün kamu kurumları satıldığında ve sonuç olarak devletin kasasına belli bir miktar para girdiğinde sevinebilirsiniz. Ancak, bu size sadece belli bir dönem yaşama imkânı sağlayabilir. Ülkeye giren sıcak para bir sirkülasyon sağlayabilir. Ancak özelleştirmeden gelen para zaten IMF ve Dünya Bankası'na aktarılmaktadır. Bu gerçek de halktan gizlenmektedir. Gidişatın iyi olduğunu gösteren bugünkü rakamların etkisi geçici olacaktır. Bugün yapılan istatistikler ekonomik durumu (nisbi olarak) iyi gösteriyor olabilir. Ancak, önemli olan kırsal kesimlerle şehirler arasında yapılan istatistiklerin ortaya koyduğu verilerdir. Belli şehirlerde yapılan istatistikler asla gerçeği yansıtmaz. Ulusal plan ve ölçekte bir araştırma yapıldığında gerçekler tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır. Özelleştirmeler yapıldığında gelen paralar nerelere yatırılıyor? Bu paralar acaba bazı çevrelere mi, tarıma mı, iş çevrelerine mi, sanayiye mi yatırılıyor?.. Rakamlar başka... ancak gerçekler daha başkadır. Uzun vadede de olsa AB Türkiye'yi kabul eder mi? Türkiye'nin AB'ye girme çabaları boşunadır. Çünkü AB'nin kendine özgü değerleri vardır. Gelenekleri ve Hıristiyan bir kimliği vardır... AB'de laik bir kesim de vardır; aynı Türkiye'de, laikliği savunanlarla Müslüman değerleri savunanlar olduğu gibi. Ama AB'de esas olan, baskın olan ideolojik yapı, Hıristiyanlık üzerine kuruludur. Bundan dolayı zaten Türkiye'nin AB'ye girmesi mümkün değildir. Türkiye bir Müslüman ülke olduğundan aralarına almazlar. Bugün AB üyesi ülkelerin zaten kendi aralarında iç sorunları vardır. Bugün AB bir iç çatışma yaşayan sözde bir birlik konumuna ulaşmıştır. Birbirlerini zaten sevmemektedirler. AB içinde ciddi bir Katolik-Ortodoks çatışması yaşanmaktadır. Bir de buna Müslüman unsurun eklendiğini düşünürsek, sonucun nereye varacağını tahmin etmek çok zor olmayacaktır. Öte yanda ise, aşırı dinci kesimin hemen yanı-başında laik kesim mevcuttur. Bir problem yaşanmaktadır. Problemler içinde olan bir AB, yeni bir problem olarak Türkiye'yi içine almayı asla istememektedir; ilerleyen zaman içinde de istemeyecektir.
|
Aysun Hnm, Atatürkçü aktivitelere ...
bu girenler ne